20 Ocak 2019 Pazar

Güven Duygusu ve Felsefe






   Sosyal bir canlı olan insanın var oluşundan beri en büyük sorunu ‘güven’ diyebiliriz. Güven, hayatımızın her alanında karşımıza çıkmakta ve sosyal ilişkilerimizi de etkilemektedir: Kendine, arkadaşa, aileye, devlete ve tüm insanlığa güven. Eğer ipin ucu kaçarsa bir daha yakalamak çok zor olacaktır. Güven de elinizden bir kere kaçtı mı geri getirmesi oldukça zordur. Bu çalışmamızda güven duygusunu ve felsefe ile güven ilişkisini inceleyeceğiz.

Güven Duygusu Nedir?

   Güven, insanlar arasındaki ilişkilerde en temel duygulardan biridir. Güven ile kendimizi rahatlatabilir, insanları böylece sevebilir ve duygusal olarak sığınma boşluğumuzu kapatabiliriz. Nasıl ki en temel fizyolojik ihtiyaçlarımız yemek, içmek ise en temel psikolojik ihtiyacımız da güvendir. Fakat güven duygusu bizler için çoğu zaman büyük bir sorun haline gelir. Bazı insanlara ve şeylere büyük bir güven duygusu gösterir iken bazılarına da güvensizlik besleriz.

   Güven duygusunun iyi bir aile eğitiminde saklandığını söylemek doğru olacaktır. İlk eğitimimizi aldığımız aile bize güven duygusunu aşılar ise gelecekte de şeylere güven konusunda daha rahat bir süreç geçiririz. Psikolojik araştırmalar bizlere aşırı baskıcı, otoriter olan aileden çıkan çocukların güven sorununu daha sık yaşadığını gösteriyor. Bu, baskıcı bir devlete yurttaşların güven duymaması, otoriter bir öğretmene öğrencinin güven değil de korku duyması durumu ile bağdaştırılabilir. İki taraflı olan güven duygusunda kendine güvenen taraf başkalarına da güven duyar. Özgüveni eksik olan bireylerde başkalarına güven duygusu az görülmektedir. Kendisine güveni olmayan birey her işinin sonucunun olumsuz olacağını düşünür ve öyle olduğunda da hep başkalarını sorumlu tutar. Bu sebeple başkalarına asla güvenemez.

   İnsan soyu, birbirleri ile olan ilişkilerini sürdürebilmek için güven duygusuna muhtaçtır. Birbirine güven duymayan bireylerin oluşturduğu toplumlarda her zaman kaos, kargaşa ve kavga olduğu gözlemlenmiştir. Filozof Thomas Hobbes’un da belirttiği gibi güvensizlikten savaş doğar.(1)

Güven Duygusu ve Felsefe

   Güven, felsefi boyutta insanın varlık ile yüzleşmesini hiçlikle karşılayabilmesini olanaklı kılar. İnsan, kendisini güven altına alma ihtiyacı sebebiyle güven duygusunu bastırınca, hatta unutunca bu olanağa erişemez. İnsan, güvene güvenmelidir. Eğer insan kendisini yalnız, bir köşeye sıkışmış hissediyorsa bu güvene güvenememesinden kaynaklanır. Eğer bir şeye kavuşamıyor iseniz bu özlemdir. Eğer birine veya bir şeye tarifsiz duygular yaşadığınızı kabul ediyor iseniz bu aşktır. Güven ise ona güvendiğiniz sürece güvendir.

   Felsefe bir güven arayışıdır. Yanlış güveni gördükçe sorgulamaya, düşünmeye daha çok yelteniriz. Buradaki en önemli nokta felsefedeki sorgulamanın güvensizlikten gelmediğidir. Biz sorguluyoruz çünkü yanlış olan güveni görüyoruz ve kendimize yeni güven noktaları arıyoruz.


Simge ARMUTÇU, 02.01.2019


(1): Thomas Hobbes, Leviathan

17 Ocak 2019 Perşembe

Aristoteles ve Sokrates Bağlamında Kent Kavramı




   Günümüze kadar pek çok düşünür ‘kent’ ile ‘şehir’ kavramları arasında farklılıklar olduğunu belirtmiştir. Bu farklılıkların temeli her zaman diliminde ve her ülkede geçerli bir şehir tanımı yapılamamasıdır. Çünkü şehir kavramı geçmişimizin her zamanında ve farklı coğrafyalarında farklı anlamlara sahiptir. Çalışmamızda ‘kent’ kavramını daha iyi açıklayabilmek için Aristoteles ve Sokrates’ten yardım alacağız.  

Aristoteles’te Kent Kavramı


   Aristoteles, şehirleri insanların daha iyi bir hayat sürdürmek için bir araya geldikleri yerler olarak tanımlamıştır. Günümüzde ise ‘şehir’ kavramını bizim için ekonomik faaliyetler, nüfus, iş alanları gibi pek çok kriter oluşturmakta. Ayrıca Aristoteles zamanında kentler, devleti ifade etmekteydi. Günümüzde ise kentler kendisini ait olduğu devletin topraklarında hizmet vermekte olan küçük yönetim merkezleri olarak bizlere göstermektedir.

   Aristoteles’te ‘ideal kent’ kavramı ile karşılaşmaktayız. Onun ‘İdea’yı varlık alanında kullanışı ile kenti açıklarkenki kullanışı arasında pek fark da görememekteyiz. O, bizlere ideal kenti göstermiştir ve ideal kent, kusursuz ve mükemmel kenti anlatmaktadır. Günümüzde de çoğu belediyenin ideal kenti kurma amaçları ile karşılaşıyoruz. İnsan soyu, Aristoteles’ten günümüze kadar hep ‘ideal’in peşinde olmuştur.

   O, kent ile mutluluğu bir arada görmüştür. Ona göre kent için iyi olan şey tek bir kişi için bile iyi olmalıdır. İnsanı mutlu edecek, ayakta tutacak tüm koşulların kent içinde sağlanması, o kentin ayrıca iyi bir anayasa ile de yönetilmesi anlamına gelmektedir. İyi bir anayasa ile yönetilmekte olan kentin dışında mutlu olmayı beklemek de boş bir çabadır. Yani, Aristoteles için kent, insanların mutluluğu için gereken en temel şeydir. Günümüzde ise kentten mutluluk vermesini dahi beklemiyoruz. Kentler artık bizler için sadece barınacak, çalışacak, yaşamı bir şekilde sürdürecek yerler anlamına geliyor…

Sokrates’te Kent Kavramı


   Bu konuda Sokrates’e baktığımızda Aristoteles ile hemen hemen aynı düşüncelere sahip olduğunu görmekteyiz. Onun için de kent, mutluluğun temeli durumundadır. Kentin var olma nedeni sadece insanların can güvenliklerini sağlamak değil, aynı zamanda onların mutluluklarını da sağlamaktır. Kent, insanlara iyi bir yaşam sunarak onların ahlaklı yaşamalarına da öncülük edecektir. Sokrates’e göre insan, doğasında toplumsal bir canlı olduğundan ve birbirleriyle sürekli etkileşim halinde bulunmak istemelerinden dolayı kent devletinde yaşamak da zorundadır.

   Sokrates’in Savunması adlı eserde Sokrates’in çok sevdiği kenti olan Atina’ya ve Atinalılara çok önem verdiğini görüyoruz. O, bir Atinalının kesinlikle kentine yakışan bir durumda, erdemde, ahlakta olmasını ister. Bunu, şu sözlerinden anlayabiliriz: ‘’Sen ki gönüldeşim, Atinalısın, dünyanın en büyük, bilgeliğiyle, gücüyle en çok ün salmış kentin hemşerisisin. Paraya, şana, onura bunca önem verirsin, sıkılmaz mısın bundan, yüzün kızarmaz mı?’’ Kent yaşamına ve o yaşamın getirdiği mutluluğa, ahlaka bu kadar çok önem veren Sokrates’in kentteki gençlerin ahlakını bozduğu iddiası ile ‘gönüldeşleri’ tarafından yargılanması gerçekten üzücü ve 17. yüzyıl filozofu Thomas Hobbes açısından baktığımızda (‘’İnsan özünde bencil ve kötücüldür.’’) insanın özünü açıklayan bir durumdur…

   Sonuç olarak Aristoteles ve Sokrates, kent hakkında aynı düşüncelere sahiptir. İkisi de kentin, vatandaşlarına mutluluk sağladığını ve bir insanın kent dışında mutlu olamayacağını belirtmiştir. Günümüzdeki ‘kent’ veya ‘şehir’ kavramlarına baktığımızda ise onların artık sadece maddi olarak incelendiğini görmekteyiz. Artık kentlerden ahlak, mutluluk ve güvenlik beklenmiyor. Kentte aranan tek özellik ekonomik koşulların yeterliliği… Acaba Aristoteles ve Sokrates bir ütopya mı kurgulamıştı, yoksa sadece olması gerekeni mi söylemişlerdi? Günümüzde insanın mutsuzluğunun kesinlikle ait olduğu kentin kötü koşullarda olması ile bağlantılı olduğu kanısındayım.

Simge ARMUTÇU, 01.02.2019

16 Ocak 2019 Çarşamba

Mansplaining Kadını Nasıl Etkiliyor?



   Kadın, yüzyıllardır bir konudan dert yanıyor ve bu vebayı da başından bir türlü atamıyor. Öyle bir veba ki bu, kadınlara çeşitli öğütler vererek onları baskı altında tutmaya, onları stres ve sıkıntıya sokmaya devam ediyor. Bu hastalığın adı ‘Mansplaining’. Hangi kıyafeti giymeleri gerektiğinden hangi sporu yapmaları gerektiğine kadar; hangi mesleği yapmaları gerektiğinden hangi toplumsal faaliyetlerde yol alacaklarına kadar pek çok konuda kadınlara ‘öğretmenlik’ taslayan bir erkeklik durumu bu. Bu çalışmamızda mansplaining kavramı üzerinde duracak ve mansplaining’in kadınlar üzerindeki etkisini açıklayacağız.

‘Mansplaining’ Ne Anlama Gelmektedir?

   Bu kavramı ilk olarak feminist yazar Rebecca Solnit’in kullandığı ve feminist sözlüğe eklediği bilinmektedir. Kavramın en bilinen ve doğru tanımı ise şu şekildedir: ‘’Daima kendisini yücelten beyaz erkek sendromu.’’(1) Man ile explain sözcüklerinin birleşiminden oluşan bu kavramı ‘erkek açıklaması’ olarak da açıklayabiliriz.

   ‘Beyaz erkek sendromu’ olarak literatüre geçmesinin sebebini de açıklamak gerekir. Ortodoks feministler beyaz erkeğe yönelik olarak bu kavram üzerinden egemen sisteme eleştiride bulunurlar. Çünkü egemen sistemin merkezi o dönem ‘beyaz erkek’tir. Siyahi erkekler feministler için ezilen bir kesimi ifade etmektedir ve özgürlük mücadeleleri ile tüm ezilenlere örnek olmuşlardır. Yani kavramın ‘beyaz erkek’ odaklı olması tarihsel süreç boyunca beyaz erkeklerin egemenliğinden, üstünlüğünden kaynaklanmaktadır.

Mansplaining Günlük Hayatta Karşımıza Nasıl Çıkmakta?

   Başlangıçta da belirttiğimiz gibi mansplaining kadınlara işten yemeğe, kıyafetten günlük yaşantıya kadar birçok konuda baskı yapmakta. Günlük hayatta her kadın bu kavram ile yüzleşiyor fakat bu konuda genel bilinç olmadığından aslında küçük görüldüğünün farkına bile varamıyor. Kavram, uyandığımız andan itibaren başlıyor aslında.

   Uyandınız, kahvaltı hazırlıyorsunuz ve erkek arkadaşınız/abiniz/babanız size gelip iyi bir menemenin nasıl olması gerektiği konusunda bilgiler veriyor. Halbuki zaten aylardır/senelerdir o kahvaltıyı siz hazırlıyorsunuzdur… İşe/okula gideceksiniz, kıyafetlerinizi giydiniz ve birden ev içindeki erkek birey kıyafet konusunda size öğüt vermeye veya sizi aşağılamaya başlıyor: ‘’Bu biraz spor kalmamış mı?’’, ‘’Bu biraz dekolteli değil mi?’’, ‘’Bu çok ilgi çekici, değiştirmelisin.’’ Arabanıza bindiniz, güvenli bir biçimde iş yerinize/okulunuza varmak üzeresiniz ve yoldaki diğer arabalar yanlış bir şey yapmasanız da size korna öttürüyor. Trafikte yanlış bir şey yaptığınızı düşünüyorsunuz fakat aslında durumun sizin doğru veya yanlış araba kullanışınızla bir ilgisi yok. Gideceğiniz yere vardınız ve mansplaining sebebiyle daha çok boğulmaya başlıyorsunuz. Bu sefer yaptığınız iş, okuduğunuz bölüm ve daha birçok şey hakkında küçük görülmeye başlanıyorsunuz.

   Bunlar sadece günlük yaşantıda her kadının başına gelenler. Bazen iş öyle bir noktaya ulaşıyor ki buna maruz kalan kadın şaşkınlıktan ağzını bile açamıyor. Şimdi kadın bir sözlük yazarına göre mansplaining’in ne anlama geldiğini ve bu konuda başına gelen bir olayı inceleyelim: ‘’Genelde kadınların bilgisizlikten değil, ‘’Bu konuda bile ukalalık yapabiliyor.’’ diye hayretten cevap veremediği, erkek tarafından biz ‘hiçbir şey bilmeyen kadınlara’ yapılan açıklamalardır. Bir keresinde benden kıdemli konumdaki bir erkek, regl sancısının öyle değil de böyle olduğunu açıklayarak beni cevap veremeyecek kadar hayret içinde bırakmıştı.’’(2)

   Tüm bunların kadınlara özgü olmadığını, mansplaining’in kadınlar tarafından erkekler üzerinde de uygulandığını söyleyenler var. Hatta buna ‘womansplaining demekteler. Şunu unutmamalılar ki asıl sorun yüzyıllardır süregelen toplumsal düzen: Ataerkil düzen içerisinde kadının ezilmediği, küçük düşürülmediği tek bir döneme rastlayamayız.

   Mansplaning’ten Kurtulmanın Bir Yolu Var Mı?

   Yukarıda kadının toplum içerisinde, özellikle de erkekler tarafından aşağılanması, küçük görülmesi konusunda genel bilincin olmadığından bahsetmiştik. Ne yazık ki günümüzde kadın, bunun kendisine yapılmasının başlıca sebeplerinden biri. Kadın kendisini metalaştırmaya devam ettikçe, liberal feminizme ayak uydurdukça bilince ulaşamayacak ve ataerkil düzende ezilmeye devam edecek. Ancak kadın, Marksist feminizm(3) üzerinden bir bilinç sağladığında bu düzeni değiştirebilir.


Simge ARMUTÇU, 10.01.2019


(1): ‘’Endlessly pontificating white male syndrome.’’
(2): Ekşi Sözlük yazarı ‘Wartenberg’

(3): Marksist feminizm: ‘’Marksizm ve feminizmin bileşimi olan feminist harekettir. Bu harekette kadınlar sosyal haklar konusunda kararlı çalışmalar yürütmüşlerdir. Burada asıl amaç kapitalist sistemin üstesinden gelebilmektir. Çünkü içerisinde ezildikleri bu düzenin başlıca sorumlusu kapitalizmdir.’’

4 Ocak 2019 Cuma

Aristoteles'te Bir ve Çokluk Kavramları




   ‘Bir’ kavramı tarih boyunca filozofların üzerine düşündüğü temel konulardan biri olmuştur ve bu kavram doğrultusunda birçok filozof büyük çalışmalarda bulunmuştur. Bu çalışmalarda ‘Bir’ kavramının ‘Çok’ kavramı ile beraber ele alındığını ve bu iki zıt kavramın ontolojik ve epistemolojik ilişkiler kurularak çeşitli problemler üzerinde ele alındığını görmekteyiz. Bu çalışmada ana konumuz olan Bir ve Çok kavramını Aristoteles çerçevesinde inceleyeceğiz.

Aristoteles İçin Bir Ne Anlama Gelir?


   Aristoteles için Bir, birbirinden farklı olarak pek çok anlama gelmektedir ve Bir, kendisini çeşitli anlamlarda ortaya koymaktadır. Şimdi Bir’in hangi anlamlara geldiğini inceleyelim:

Kendi özü gereği Bir

   Bir, süreklilik arz eder ve kendi özü gereği Bir’dir. Düz bir doğrultuda ilerleyen, hatta kıvrımlara sahip olan bir çizgi bile, bir sürekliliğe ve bölünmezliğe sahip olduğundan Bir’dir. Bir şeyin Bir olması için doğa bakımından sürekli konumda olması yeterlidir. 

   Ayrıca cinsleri bir olan şeyler de özsel anlamda Bir’dir. Şeyler arasında ne kadar ayrım, farklılık, bölünme olsa da şeylerin cinsleri aynı ise (örneğin insan, köpek, kuş) Bir kategorisinde bulunurlar.

   Cins bakımından Bir’i tanımlayabildiğimiz gibi tür bakımından da tanımlayabiliriz. Eğer bir şeyin iki farklı tanımı (özünün tanımı) birbirinden ayırt edilemiyor ise bu tanımlar türsel açıdan birlik oluşturmaktadır. Aristoteles türsel birlik için şu örneği vermiştir: ‘’Şarap ve suyun tür bakımından birbirinden ayırt edilememeleri gibi…’’

Sayı olarak Bir

   Ona göre sayısal olarak bir olan şeyler, maddeleri de bir olan şeylerdir ve Bir, sayı bakımından iki’den önce geldiğinden tüm sayıların maddesi de Bir’dir. Bir, sayı olmak bakımından sayının ilkesi konumundadır.

İlinek olarak Bir

   Eğer bir tözün ilinekleri o töze bağlı şekilde kullanıldığında töz ile aynı şeyi ifade ediyor ise o ilinekler birlik oluşturur. Örneğin ‘Aristoteles ve filozof’ ile ‘Filozof Aristoteles’ aynı ve bir olan şeylerdir.

Bir ve Çok’un Zıtlığı


   Aristoteles’e göre birlik ve çokluk kavramları birbirlerine pek çok açıdan zıt durumdadırlar. Bu zıtlıkları ve aynı zamanda ‘çok’ kavramını şu şekilde inceleyebiliriz: 


  • Bir ve Çok, bölünebilirlik açısından birbirlerine zıt durumdadırlar. Bir, bölünemez ya da bölünmemiş olandır. Çok ise bölünmüş ya da bölünebilir durumda olandır.(1)



  • Bir, az ya da birkaç sayıda olandır. Bunun sebebi ise Çok’un az sayıda olana zıt durumda olmasıdır.(2) Bu karşıtlığın doğru anlaşılabilmesi için Aristoteles şunu da belirtmiştir: ‘’Az sayıda olana zıt durumda bulunan çokluk ile Bir’e zıt olan tek şey olan sayı durumundaki çokluğu birbirinden ayırt etmek gerekmektedir.’’



  • İki, Çok’tur. Çünkü Aristoteles için çift olma durumu bir çokluğu belirtir ve çift olan şey, anlamını iki’den almaktadır. Bir ise birkaç olmaktadır.(3)



  • Çok olan bütün şeyler çokluğu temsil etmektedir ve buna göre de çokluk, çoktur. Yani az sayıda olan şeyler de bir anlamda çokluğu temsil edecektir. Bu durumda eğer Bir birkaç ise Bir’in çok oluşundan söz edebiliriz: ‘’…Bir, zorunlu olarak çoktur.’’(2)



  • Çok olanın az sayıda olana zıtlığı ile Çok olanın Bir’e olan zıtlığı arasında farklı anlamlar bulunmaktadır. (Bu konuda Aristoteles’e bir itiraz da gelmiştir.)(4)

   

SONUÇ:


   Bu çalışmada Bir ve Çok kavramının ve bu iki kavram arasındaki zıtlığın Aristoteles için neyi ifade ettiğini Aristoteles felsefesi içerisinde Metafizik yapıtından yola çıkarak inceledik. Zıtlığın zorunlu bir birlik oluşturduğunu, özellikle de Bir ve Çok’un birbirinden bağımsız düşünülemediğini gözlemledik.  

Simge ARMUTÇU, 26 Ekim 2018


(1) Metafizik, Aristoteles / X. Kitap, Bölüm 3 (Birlik ve Çokluk – Türemiş Anlamlar)
(2) Metafizik, Aristoteles / X. Kitap, Bölüm 6 (Bir ve Çokluk)
(3) ‘’Çünkü kendisi ile karşılaştırılır ise ikinin çok olduğu şey, Bir’den başka nedir?’’ Metafizik, Aristoteles / X. Kitap, Bölüm 6 (Bir ve Çokluk)
(4) İtiraz: ‘’İki, çok olacak ve Bir, az sayıda olan olacaktır. Çünkü iki yalnızca Bir’e zıt olarak çoktur.’’

Kaynak: 
  • Metafizik, Aristoteles / X. Kitap, Bölüm 1 (Bir’in Anlamları – Bir İle Ölçme)

                                                          Bölüm 2 (Bir’in Doğası)
                                                          Bölüm 3 (Birlik ve Çokluk – Türemiş Anlamlar
                                                          Bölüm 6 (Bir ve Çokluk)

  • Felsefi Düşüncede Bir Kavramı, Cevdet KILIÇ


30 Aralık 2018 Pazar

La Notte, Sevgi ve İletişim



Filmin Adı: La Notte (Gece) - İletişimsizlik Üçlemesi

Filmin Yönetmeni: Michelangelo Antonioni

Yapım Yılı: 1961


 La Notte filminde genel olarak insanın aciz yalnızlığı ile karşılaşıyoruz. Bu yalnızlığı doldurmak için öyle şeyler yapıyoruz ki hazzımızın elbet acıya dönüşeceğini unutuyoruz. Arzuların bizi yalnızlıktan çekip alacağını sansak da yersiz arzularımıza kavuştukça daha derine çekiliyoruz.

Sevgi ve İletişim 'Eksikliği'


 İnsan, şeyler ile sürekli ve zorunlu olarak iletişim halindedir. Şeylerden (insanlar, doğa, eşyalar vs.) kaçamadığımıza göre iletişim ömür boyu sürecektir. La Notte filmindeki ana karakterlerimiz de dahil olmak üzere sevgililer arasında iletişim yoksunluğu durumundan pek söz edemeyiz. İletişim her zaman, her ilişki boyutunda varlığını sürdürür. Söz edebileceğimiz tek şey iletişimin bazı durumlarda 'çok daha az' görüldüğüdür. Sevgililer arasındaki iletişim azlığının sebepleri arasında -filmde de gördüğümüz üzere- saf sevgiden yoksunluk, tutkuların ve arzuların yetersizliği ve ilgisizlik gibi durumlar yer alıyor.



İletişimi Kurmak ve Geliştirmek


 İletişim kurmak, onu var olduğu yerden çıkarmak ve potansiyelini de aşmasını sağlamak için ben'den başlamalıyız. Birey ilk olarak kendisi ile iletişim kurmalı ve ben'i tanımalıdır. Böylece başkalarının benliğine de ulaşabilir ve sağlıklı bir iletişim gerçekleştirebiliriz: Ne az, ne de çok...

 Gelecek 'felsefe ile film' içeriklerinde görüşmek üzere.

Simge ARMUTÇU, 30 Kasım 2018

29 Aralık 2018 Cumartesi

Düşünceye Sadık Olmayı Dogmatizmden Ayıran Nedir?



   Sadakat, insana insan olduğunu hatırlatan en büyük erdemlerden birisidir. O, bize değerlerimizin nasıl ve neden var olduğunu kanıtlar. Ancak sadakat sayesinde insanın içindeki ve etrafındaki karmaşa ve çatışma yok olabilir. Dünyadaki tüm güzelliklerin, barışların, dostlukların, aşkın, adaletin ve özgürlüğün kaynağıdır o. 

   Peki, insan iyi olana değil de kötü olana sadakat gösterir, ona sadık olur ise ne olur? 

   İnsan, kabul etse de etmese de ahlaki değerlere sahip olan bir canlıdır. Sadakat de bu ahlaki değerlerin tam içinde yer alır. Eğer ki insan tüm sadakatini kötü olan bir insana, bir şeye verir ise bu, ‘kötü sadakat’ olacaktır. Böyle bir durumda insanın kötü olana sadakat göstermesindense hiç sadakat göstermemesi en iyi olan, en çok umulandır. 

   Sadakatin bir diğer türü de düşünceye sadık olmaktır. İnsan rastgele bir şeyleri düşünemez çünkü düşünme eylemi rastgele yapılamaz. Sadakat, düşünmenin yapı taşıdır. Descartes’a göre var olmanın temeli olan, Aristoteles’e göre insanı hayvandan ayıran en belirgin fark olan ve Kant’a göre de içerisinde ‘yargılamayı’ bulunduran düşünme eylemi, dogmatizmde olduğu gibi belirli ve kısıtlı bir alan içerisinde kalmamaktadır. Düşünce sürekli değişim ve gelişim göstermekte ve kendisini yenilemektedir. Dogmatik düşüncelerde ise değerlerin ve bilgilerin düşüncenin aksine değişmeden kaldığını, kendi içerisinde sağlamlaştığını ve sürekli kendisini ‘yinelediğini’ görürüz.

   Düşünceye sadık kalmak ile dogmatizm (fikir değiştirmeyi kabul etmemek, reddetmek) kesinlikle farklı şeylerdir. Düşüncesine sadık olan bir insanın karşısına düşüncesini gerçekten de çürütebilecek, hakikat olabilecek bir şey çıktığında o insan, düşüncesini süzgeçten geçirir. Çünkü düşünceye sadık olan insan öncelikle hakikate sadıktır. Dogmatizmde ise hakikate sadık olmaktan söz edilemez. Hakikat, dogmatikler için kendi sınırları içerisinde olan, hiçbir şekilde bozulmayacak olandır. 

Simge ARMUTÇU, 13 Kasım 2018

                                                                                                                           
Kaynakça: 
  • Büyük Erdemler Risalesi, Andre Comte-Sponville


26 Aralık 2018 Çarşamba

Fahrenheit 451, Ütopya ve Distopya



Filmin Adı: Fahrenheit 451 (Değişen Dünyanın İnsanları)

Yönetmenin Adı: François Truffaut

Yapım Yılı: 1966

Fahrenheit 451 Filmini Distopya Yapan Özellikler:


 Truffaut'un büyük bir ustalık ile karşımıza çıkardığı Fahrenheit 451 filmini bir ütopyadan ayıran, yani onu bir distopya (anti-ütopya) haline getiren en belirgin özellik direkt olarak bir baskı düzeninin ele alınmasıdır. Etik açıdan her kim ne görüşte olursa olsun şüphesiz ki baskı, herkes için kabul edilmesi en güç olan şeydir. İzlediğimiz bu filmde de tüyler ürpertici baskı, diktatörlüğün sığındığı bir araç halinde bulunuyor. 

  Devlet, içeriği ne olursa olsun bütün kitapları yasaklıyor, bulduğu yerde yakıyor ve yok ediyor. Bu durum bile oldukça rahatsız edici boyutlarda iken insanların büyük çoğunluğunun bu duruma herhangi bir tepki vermiyor oluşu da distopyanın göze çarpan özelliklerinden. 

  Evet, kitap okumak ve kitap bulundurmak yasak fakat filmde geçen çok kısa bir sahnede o baskıcı devlet rejiminde gazete okunabildiğini görüyoruz. Bu sahnede de aklımıza devletin kendi propagandasını kendi yayın organları ile yapmasının meşru kılındığı gerçeği geliyor. Ayrıca televizyonlarda verilen ''Aile'' öğretisinin ve hapların insanları tek bir kalıba soktuğunu da görmekteyiz. Her şey sosyallik ve mutluluk adına yapılıyor ve insanlar, onlara öğretilen bu mutluluk kalıbına sımsıkı tutunuyorlar.



 Hepimizin bildiği gibi bir itfaiyecinin görevi ateşi söndürmek, yangını sonlandırmak ve insanların can güvenliğini sağlayabilmektir. Bu filmde en rahatsız edici kısımlardan birisi de itfaiyecilerin görevinin 'yakmak' oluşu... Kitapları, kütüphaneleri yakmak onlar için bir görev ve bu görevi layığıyla yerine getiriyorlar. Hatta bir sahnede yanan kütüphanesini terk etmek istemeyen bir kadının kitapların arasında canlı canlı yandığını ve itfaiyecilerin bunu tepkisiz şekilde izlediğini görüyoruz. Ateşi söndürmüyorlar, insanları yangından kurtarmıyorlar. Tam tersine tüm bunların sebebi oluyorlar. 

 Fahrenheit 451 filminin sonunda ''kitap insanlar''ın bir araya geldiğini görsek de hal ve hareketlerinin garipliğinin farkına varınca tekrardan diktatörlüğün ve bir distopyanın karanlık yüzü ile karşılaşıyoruz. 


Distopyam


 ''Belki de bu dünya başka bir gezegenin cehennemidir.'' diyor Aldous Huxley. Benim için var olan distopyayı bu söz tamamıyla açıklıyor. Şu an yaşıyor olduğumuz dünyadan daha gerçekçi ve yaratıcı bir distopya aklıma gelmiyor. 

Gelecek 'felsefe ile film' içeriklerinde görüşmek üzere.

Simge ARMUTÇU, 19 Eylül 2018